Mayıs 19, 2012

Marakeş (Marrakech)

 Bir uzun tren yolculuğu ve kompartmanda sohbetlerle sıkılarak ikindi vakti Marakeş'e vardım.Pırıl pırıl bir güneş ve insana '' iyi ki yaşıyorum '' dedirten bir hava karşıladı beni.Marakeş çok güzel ve Fas'ın marka şehri.Ünlüler , turistler burayı hiç boş bırakmıyor.Evler kırmızı renkli kumdan yapıldığı için kızıl şehir de deniliyor.Şehir geniş bulvarları ,meydanları , souk adı verilen çarşıları ile gezmekle bitecek gibi değil.Buranın en meşhur aktivitesi ise her akşam Jema El Fna adlı meydanında kurulan ve ortaçağ'ı hatırlatan görüntüler.Bu meydan insanların toplandığı ve akrobatları ,müzisyenleri,yılan oynatıcıları,maymuncuları ile tam bir curcuna.Büyük mangallarda şişler pişiyor,portakal suyu satıcıları sıralanmış,salyangozcular bir tarafta,kek ve çay satanlar,dövme işleyenler,şifalı bitkileri ve kremleri ,ilaçları satan uzun mavi giysili berberiler.Her akşam insanlar buraya akıyor.Fotoğraflar çekiliyor tabii bahşiş karşılığında.Hiç kimse parasız kendini çektirmiyor.Şahin gibi fotoğraf çekenleri gözlüyorlar.ben çaktırmadan birkaç tane çekebildim.Yukarıda Marakeş'in Simgesi Kutubiye Camii'nin minaresi görülüyor.
 Yerel giysileri ile Bir müzisyen.Toplananlar için şarkılarını söylüyor.
 Marakeş'te Bahia Palace 'ın ikinci kat penceresinde bir güzel.Güzellikte onunla yarışan oyma ağaç işçiliğine de dikkat.
 Menara Bahçeleri yeni şehir alanında dev gibi bir zeytinlik.Burada sulama amaçlı havuz ve çevrsi de turistik bir yer haline gelmiş.Havalanan uçak ile bahçedeki minik köşk güzel bir manzara oluşturuyor.
Marakeş'in yılan oynatıcıları bir turist ile maharetlerini sergiliyorlar.
2 gün kaldığım Marakeş Tanca ile birlikte Fas'ta en çok sevdiğim yer oldu.Büyük Medinası ve bitmez tükenmez dükkanları halka ve özellikle turistlere alışveriş çılgınlığı yaşatıyor.Deri,koku,argan yağı ,ahşap oyma işleri,otantik berberi ürünler,Cillabi denilen uzun yerel giysi ve daha niceleri.Buraya uzun zaman ayırmak gerek.
   Marakeş konum ve diğer özellikleriyle de çekim merkezi.3 saat uzaklıkta Atlas okyanusu var.Deniz ve balık ürünlerinden yararlanıyor.2 saat uzaklıkta Ourzazate adlı kent çöl filmleri çekilen kumdan bir kent.Marakeş çölün giriş kapısı yani.4 saatte trenler başkent Casablanca'ya ulaştırıyor.Birkaç saatlik mesafede kuzey Afrikanın en yüksek dağı var.Etrafında zengin turistler için golf alanları yapılmış.Lüks tüketime yönelik mağazalar da eksik değil.Neticede Marakeş çok özellikli bir kent.Sabah aldığım kent haritasında gösterilen turistik merkezlerin hemen hepsine gittim.2 gecemi Jema El Fna meydanında eğlenerek geçirdim..Öğleyin otobüs beni Fas'taki son yer olan Essaourıa'ya götürür.Gezi bitiyor.

Fes (Fez)

 Fes ,Fas isminin kaynağı sanırım.Batılılar Morocco,Kendileri Maroc diyor.Mağrip de kullanılıyor ama biz Fas demişiz.Fes adlı başlık da buradan kaynaklanabilir.
Medinanın dışında bir hostele gece saat 10'da varıp güç bela bekçiye derdimi anlattıkan sonra  yönetici bir hışımla geldi.Kızgınlığı her halinden belli oluyordu.Gecenin bu saatinde beni yordun der gibi.Neticede bu gece de başımı sokacak bir yer bulmuştum.
Ertesi sabah kiraladığım Petit Taxi beni Medinanın aşağı kapısında bıraktı ve ben doğaçlama dolaşmaya başladım.Tabii bunu yaparken her sokağa girmek gerekmiyor.İnsanların yoğun aktığı sokakları izlemek daha güvenli yoksa labirentte dolaşan fare gibi çıkmaz sokaklarda dolanıp kalmak gerekecek.Kaldım da oradan biliyorum.
 Bir riad.Yani Fas evi.Dışarıdan bişeye benzemeyen ama içeride bahçesi odaları olan bir yapı ve ince ağaç işçiliklerin fotoğrafını çeken bir fotoğrafçı.
 Tipik Fas yapılarına ait bir kapı örneği.O kadar yaygın ki insan hangisini çekeceğini şaşıyor.
 Fes'te  Medina ana dolaşım yolunda bir çıkmaz sokak içinde huzur merkezi bir Cafe.Cafe Clock.Ben pek süslü yerlere takılmam ama buranın müzikleri,yiyecek içecekleri çok kaliteli:Lonely Planet gibi gezi kitaplarında da yer alıyor.Tavsiye ederim.
Bir tepeden Fes.Ortada Büyük Camii.Bu Camii çevresinde Attarine Souk denilen çarşıları var ki görülesi yerler.Benim bulamadığım bir yer ise deri boyama işyerleri oldu.Sanırım Fas'taki en geniş alanlı en büyük Medina burası.Yine burada bulunan Nejjarine Müzesi de ağaç işçiliğinin en güzel örneklerine sahip bir Afrika tarzı ile etkieyici.Bir tam günümü Fes'i gezmeye ayırdım.Yarın bir tam gün yolculuk var.7 saatlik Fes - Marrakech tren yolculuğu.

Mayıs 17, 2012

Tanca

2 Gece Casablanca'da konakladıktan sonra sabah karanlıkta kalktım.Söylenen gece bekçisine aldırmadan yürüyerek  CTM adlı otobüs şirketinin terminaline vardım.Daha 1 saat var ama heyhat yer yok.Yakındaki istasyona varıp açılmasını bekledim.Gene Heyhat buradan Tanca'ya tren yok.Petit taxi denilen ucuz taksilerden birine binip Casa Voyager adlı ana istasyona varıp bilet alıp beklemeye başladım.İstasyonda Cruvasan ve kahve ardından 4 saatte tren Tanca'ya vardı.Ucuza bir otel bulup yollara düştüm.
 Tanca ya da Tanger , Cebelitarık Boğazının güneyinde İspanya'yı karşıdan gören bir şehir.İspanya kıyısındaki Tarifa'ya 35 dk ve sık sık feribot var.Hem Akdeniz hem Atlas okyanusu etkisinde.Bir liman kenti.
Bir tepeden liman ve şehir görünümü.
 Şehrin ilk yerleşimi bir kale içindeki Kasbah adı verilen , 2 m genişlikte sokakları olan minik bir köy.burada daracık sokaklardan birinde uzun uğraşlardan sonra ömrünün 24 yılını gezilerde geçirmiş gezgin ve Coğrafyacı İbn-i Batuta'nın mezarı var.Sokak dar olduğundan objektif  tamamını alamadı.
Kasbah sonrası buranın etrafını Medina adı verilen islami yerleşim sarmış.Farkı sokaklar genişlemiş.aynı çıkmaz sokaklar,labirent misali uzanıp gidiyor,dönüyor.Sokaklarda kaybolmaya alıştım artık.Medina etrafını ise geniş caddeleriyle bugünün modern binaları,yüksek apartmanları almış.
 Bir feribot İspanya'dan geliyor.Burası deniz mahsullerinin bolca bulunduğu bir yer.Güzel bir balık hali var.Havası suyu güzel.Mavi ve yeşil bu kentte insanı sarıp sarmalıyor.

Bu amcayı dönüş saatini sahilde beklerken gördüm.Dalgaların yaladığı sahilde bir ileri bir geri gidip geliyordu.Bir ara dalga o kadar kuvvetli geldi ki adamcağız bisikleti ilerletemedi ve durdu.Adam da yana devrildi ve heryeri ıslandı. o kadar güldümki iyi eğlence oldu bana.Sonra da derlenip toparlanıp gördüğünüz gibi bastı gitti pedala.
Sevdim Tanca'yı.Akşam üzeri tren beni Fes' e götürür.En kuzey de bitti böylece.
 Kasbah sokakları.Sanırım Kasaba sözcüğü buradan geliyor.gezmesi çok zevkli yerler.
 Bu gemi ise Cebelitarık boğazını geçmekte olan bir gemi.Akdenize girmekte.
Tanca'nın daracık sokaklarında sıkça karşımıza çıkan bakkal dükkanlarından biri.

Mayıs 16, 2012

Casablanca

Casablanca
Adı güzel şehir.Bir filmle hafızalara kazınmış.Bu film tanınırlığını çok arttırmış.İspanyolca ''Beyaz Ev '' demek adı.Fas'a gidiş gelişlerde başlangıç noktası.Havaalanı önemli.
Havaaalanında indikten sonra uçak fazlalığı nedeniyle 2 saate yakın sırada bekleyip alt katta bulunan change office'de para bozdurup (daha sonra dışarıdakilerin daha uygun olduğunu öğrenmek de var ) doğruca tren istasyonuna.Alandan kalkan tren 35 dk da Casa Voyager denilen ana istasyonda bırakıyor.
Şehir kalabalık.Trafik yoğun.Cafeler sık sık karşıma çıkıyor.İnsanlar önlerindeki masalara kurulmuş kafuli veya naneli çay içiyor,gazete okuyorlar.Burada çay yeşil nane yaprakları olan demliğe sıcak su ve bol şekerden oluşuyor.


Medina adı verilen (daha sonra her şehirde eski yerleşim olan Medinalardan bulunduğunu öğreneceğim) bölümdeki Hostel'i bulup yerleşme ve kenti keşfetmeye çıkış.
Sokaklarda yürüyorum.Hedef sahildeki Kral 2.Hasan Camii.Zaten bu şehirde görülecek fazla bişey de yok.Giderken Casablanca filminde '' Bir daha çal Sam '' denilen piyanonun bulunduğu Rick's Cafenin önünden geçip fotoğraflıyorum.2. ise Hyatt otelinde bu piyanonun.Sokakta birdenbire karşıma BİM çıkıyor.Anaaa .Aynı bizim mahalledeki.Renkler kasalar falan.Buraya da gelmişler.Bir köşebaşında ise bir kadın sonra bir çocuk bişeyler yiyorlar.Merak edip yaklaşıyorum.Hatta fotoğraflıyorum.Salyangoz bunlar.
Camiyi buluyorum.Atlas Okyanusu sahilinde dolgu yapılarak inşa edilmiş bir devasa yapı.Turistler de merakla geziyorlar.120.000 kişi alabildiği yazılı bir yerde.İçini gezme,etrafında dolaşma ,insanları izleme ile vakit geçiriyorum.

 Akşama kadar kentte turladıktan sonra akşama Medinanın girişi ve içindeki eğri büğrü sokaklardaki afrikalı seyyar satıcıları iziyorum:Karmaşaya kapılıyorum.İlk gün yorgunluk uykusuzluk derken önceki geceden uyku bastırıyor.
 Akşam Medina'nın giriş kapısında salyangoz satıcılarından gene görünce yaklaşıyorum.Merakımı gören satıcının önce suyundan tat demesinin ardından '' Allahım , şifa niyetine deniyorum,beni affet '' deyip ilkini yiyorum.Ve ardından kase bitiyor.




Casalanca'da 2.gün yine doğaçlama gezme ile devam ediyor.Sokaklar,insanlar derken kent yeterince rutinlik vermeye başlıyor.Bu gece de kalayım ama yarın sabah yola çıkayım.Fazla kalmanın katkısı yok.
Casablanca tüm gezi sonrası izlenimim Fas'ın en az merak edilecek yeri.Bir Sanayi,ticaret ve idari merkez.Çok kalabalık ve dağınık.Bazı semtlerde kapkaç hırsızlık falan da çok diyorar.Yine de yeni bir ülkede ilk kent yüzü ile burada karşılaşıyoruz.Fotoğraflar da buradan.

Mayıs 13, 2012

İstanbul'da bir gün

Uzun bir zamandır gezilere çıkamamıştım.Fas araştırdığım ve merak ettiğim bir ülke idi.Yola İstanbuldan çıkacağım için uçuş öncesi gün İstanbul turunda çektiğim fotoğraflar var şimdilik.Sonrası gezilen kentlere göre sıralanacak.
İstanbul farklı yaşamlar kenti.Çalışanlar ve molalar ilginç olabiiyor.
Tabii ki boğaz manzarası da olmazsa olmaz.
Bir fırsat etkinliği olarak Galata mevlevihanesinde Sema ayini de bize güzel anlar yaşattı.Hadi bakalım akşama uçak yolculuğu başlıyor.

Ekim 25, 2010

Barhal (Altıparmak )


Barhal , Artvin'in Yusufeli ilçesine bağlı,Barhal Çayı kenarında yeşillikler içinde bir kasaba.Hayatımda gördüğüm en güzel,en yeşil,en sıcak kasabalardan biri.Yamaçlarında Barhal Kilisesi var, Gürcüler tarafından yaptırılmış.Kasabanın içlerinden Kaçkar dağına giden bir yol var.Bunun dışında Birçok zirveye buradan ulaşmak için yola çıkılabilir.Trekking,alabalık avcılığı,kampcılık ve fotoğraf için çok güzel manzaralar sunuyor.Barhal hakkında ilk bilgiye İstanbulda görev yapan bir yabancının fotoğrafları ile ulaştım.Biz Türkler daha yurdumuzu tanımak için bile gezmeye çıkamamışken bir yabancı Türkiyede bulunduğunda adeta ülkemizin altını üstüne getiriyor.Herneyse adamın değişik mevsimlerdeki Barhal fotoğraflarına bayılmıştım.Bir gün yolum düşer inşallah demiştim ki geçen yaz gerçekleşti.mutluyum,mutlusun,mutlu...
Burası aynı zamanda İstanbul belediye başkanı Kadir Topbaş'ın da köyü.
Tavsiye ederim bir gün siz de yolunuzu düşürün.Barhal'a

Eylül 13, 2010

Yusufeli


Yusufeli Artvin'in Çoruh nehri kıyısında şirin bir ilçesi.Erzurumdan 2 saatlik bir yolculukla varılıyor.Daracık nehir kıyısına sıkışmış,insanların apartmanlarda yaşadığı,yeşillikler içinde bir köşe.Uzun zaman kalınırsa belki insanı sıkar ama yine de yaz aylarında Kaçkar'lara tırmanmak için gelenler burayı hareketlendiriyor.
Burası Türkiye'de nehir sporlarının yapılabileceği en uygun yerlerden biri.Rafting , Kano sporlarına çok uygun.Bunun için çok sayıda insan geliyor.Bir diğeri ise trekking.Buradan Barhal çayı boyunca yürüyebilir,kamp yapabilirsiniz.Yakın çevrede yolu çok zorlayıcı olan yerlerde Gürcü kilisesi kalıntıları da görülmeye değer yerler

Yusufeli'nin bir diğer özelliği ise insanının iyiliği.Son derece efendi,kendi halinde iyi bir insan yapısı olduğu söyleniyor.Nehir boylarında çok güzel meyvalar yetişiyor.
Yusufeli yapılacak baraj nedeniyle su altında kalacak bir ilçe ama buna rağmen yoğun bir şekilde inşaat yapılıyor.Ne iş anlamadım.
Burada Cağ kebabı yiyebilir,dere kenarında kahvelerde dinlenebilir ya da su sporları yapabilirsiniz.Türkiye'nin gizli cennetlerinden biri burası.

Ağustos 17, 2010

TRANSKAÇKAR





Uzun zamandır ilgi alanımda olan bir konuydu Transkaçkar.Nedir olay? Artvin’in Yusufeli ilçesinden başlayarak kuzeyinde bulunan Kaçkar dağının eteklerinde kamp kurarak Kaçkar’a çıkış yapmak ardından geçitler yardımıyla Kaçkarların kuzeyine geçmek ve Ayder yaylasına ulaşmak.
Karadeniz bölgesinin doğusunda yeralan Kaçkarlar Türkiye’nin 4.yüksek dağı.Ayrıca geçilen alanlardaki insanların kültürel özellikleri de son derece ilginç.
1.Gün:Kararsız kaldığım günlerde ve kendimi acaba yalnız başıma yapabilir miyim diye sorgularken bir anda kendimi sırtçantamı hazırlamış ve Erzurum otobüsünde buldum.20 saatlik bir yolculuk sonrası , sonunda Erzurum. (Dadaş turizm 60 TL )
2.gün:Erzurumda 4 saatlik bir süre kenti ve eserlerini görmeme yetti.Yakutiye ve Çifte minareli Medreseleri,Taşhan ,Taş mağazalar ve Gelgör Cağ kebapçısında öğle yemeği. (3 şiş cağ ,1 kadayıf dolması 20 TL ) Ardından Yusufeli minibüsü ile Tortum Gölünü de görerek Yusufeli.(Artvin seyahat 20 TL )
Yusufeli bir trekking ,rafting ve kano sporları merkezi.Maalesef yapacak grup olmadığından yapamadım.Konaklama öğretmenevi .18 TL
3.gün:Sabahtan akşama kadar Barhal (yeni adıyla Altıparmak ) minibüsü kalksın diye boş boş bekleme.Nihayet akşama doğru yola çıkma ve Barhal.Kilisesini fotoğraflama ve konaklamak üzere Barhal Cafe’nin bahçesine yerleşme.(Kamp 10 TL ) Barhal çok güzel bir köy.İstanbul Belediye başkanı Topbaş’ın da köyü.
4.gün:Yaylalar köyüne minibüs’ün öğleden sonra gideceğini öğreniyorum.Ben yola çıkayım da belki bi gelen araç olur düşüncesi boş çıkıyor.Sonuç :16 km yolu sırt çantası ile yürüyorum.Faydası cebimde 10 TL kalması değil sadece.Ertesi günler için vücudum antrenman ile kıvama gelmiş oluyor.Yorgun argın dere kenarındaki çadırların yanına kendimi atıp sahiplerini bekliyorum.Gelenler İstanbul’dan Kartal dağcılık kulübü üyeleri.Çadır kur ama nezaketen yer sahibinin pansiyonunda bi öğün ye.uyarısı.Akşam yemeği pansiyonda. 17 TL
5.gün :Sabah erkenden Olgunlar köyüne doğru yola çıkış.Yaylalar köyü içinden geçmek yokuş nedeniyle adamın iflahını kesiyor.Oflaya puflaya 2 km sonra Olgunlar köyüne varıyorum.Burası Kaçkar öncesi bakkal ve yerleşim olan son köy.Biraz alışveriş ve yola devam.Toplamda 11 km kadar dar bir patikadan yürüdükten ve hele son 300 metrede terlemekten , susuzluktan ,yorgunluktan bitap düşmüşken İstanbullu bi Avukat ile tanışıp laflayarak Dilberdüzü’ne varıyorum.Burası Kaçkar tırmanışı öncesi ana kamp alanı.Aradan 2 saat kadar geçtikten sonra Kartal dağcılık’ın elemanları da geliyor ve çadırlarını kuruyorlar.Saat 2’den akşama kadar sohbet ve dinlenme ile zaman geçiyor.Yarın Kaçkar tırmanışı var.
6.gün :Sabah 4’de erkenden kalkıyorum.Avukat arkadaş ve bir başka çift ile tırmanma kararındayız.Kahvaltı ertesinde yola çıkarken Kartal dağcılık ta yola çıkıyor.Biz de aralarına kaynıyoruz.Zorlu bir tırmanış sonrası çok yorulmuşken Deniz gölü bizi karşılıyor.Biraz mola ardından yine tırmanış ve karşımızda Kaçkar dağı.3932 m yükseklikle biz bekliyor.Burası tamam mı ,devam mı kararı yeri.Sabahleyin yanıma alabileceğim bi küçük çantam olmadığından boynumda fotoğraf makinesi bi o yana bi bu yana sallanıp duruyor.Son metrelerde ihtiyaç duyulan ve vücudun su kaybını telafi etmeyi amaçlayan meyve karışımlı su yok ve ben çok ama çok yorulmuşum.Önce aşağı inmeyi gerektiren dik yamaca ardından aşağıdaki küçük göle ve sonra da zirveye doğru uzanan çarşak denilen taş yığınlarına bakıyorum ve benim için buraya gelmek bile başarıdır deyip benim için tamamdır diyorum.Ben dönüyorum ,grup zorlukla tırmanmaya devam ediyor.Dağcılar ile onlara katılan bir çift çıkıyor zirveye.Avukat arkadaş da yarıda bırakıyor.Geri dönüp Deniz gölünde oyalanıyorum.Ardından nirengi noktaları olan birkaç taşın üst üste yığıldığı işaretleri geçip Dilberdüzü’ne iniyorum.3550 m benim için zirve oldu.
7.gün:Sabah erkenden kendi başıma yola çıkıyorum.Amacım öğrendiğim rotayı izleyip Ayder yönüne geçmek.Olgunlar köyüne geliyorum.Girişte gözlemeci’de 1 gözleme 2 ayran 6,5 lira.Biraz da bisküvi ve çikolata gerek bana.Tang da lazım tabii.Çantam sırtımda köyün içinden sola dönüp bir dere yatağını izliyorum.Önce Dobe yaylası ardından yamaç boyunca yükselen patika giderek dikleşiyor.Artık öylesine ıssızlaşıyor ki patika ,içimden şurada karşıma bi ayı çıksa ne yaparım korkuları doğuyor.Çarşaklar başlıyor.ardından nihayet kar.Karlarla dolu küçük çukurları geçip bir düzlüğe ulaşıyorum.Ardından aşağı doğru alçalan bir patika.Naletleme geçidini geçmiş bulunuyorum.Zirveler o kadar sessiz ki.3200 m civarındayım.Aşağı doğru adrenalin yüklü, Korkularımla ve yorgun bi halde iniyorum.Önce küçük bir göl ve ardından aşağıda Karadeniz gölü.Çadır kurup dinlenirken içimden tamamen soyunup suya girmek geliyor ama ya bi gelen olursa ? Elimi yüzümü yıkamak ,ayaklarımı suya sokmak yetiyor.Özellikle soğuk su yorgun ayaklar için birebir.2 saat kadar sonra yamaçtan gelenler görülüyor.Nihayet Kartal dağcılık gene burada.Akşam yemeğini yemeyi bitirmişken çıkan rüzgar bana , çadıra gir ,diyor.Erkenden girdiğim uyku tulumunda uzun bir gece beni bekliyor.
8.gün :Yine gruptan önce kalkıp yola çıkıyorum.Gölün üst kısmından dik bir patika önce bir sırta ardından Kavron yaylasına doğru yavaş yavaş alçalan bir vadiye ulaşıyor.Sırta ulaştığımda bakıyorum ki 2 tane göl .Öndekinin yanında naylon çadırlar kurmuşlar ,hiç yanaşmayıp yüksekteki göl kıyısına ulaşıyorum.Büyük Deniz gölü burası.Sabahın erken saati kimseler de yok.Çıplak suya girmenin tam zamanı.Kısa bir suyla eğlenme ve hemen giyinip ( ne olur ne olmaz ) ,yola çıkıyorum. Arıyorum arıyorum aşağı inecek yeri bulamıyorum.Bendeki rota patikayı derenin solunda gösteriyor fakat patika yok.Nihayet yeşillikler içinden daha önce inilmiş bir iz bulup iniyorum.Epeyce inince derenin sağından aşağı inen patika belirginleşiyor.Ben de hemen o tarafa seyirtiyorum.Artık patika daha düzgün iniyor.Aşağıdan gelenler var,önce çoluk çocuklu bir turistik grup sonra da 2 dağcı.Yola devam derken saat 11 gibi Yukarı Kavron yaylasındayım.Kaçkarları geçtim.Bu bana yeter.Kavron’da hem serin bir hava hem de yağmur var.Ramazan nedeniyle akşamları horon tepme olayı kalkmış.Öyleyse durmanın anlamı yok..Dolmuşa bindiğim gibi Ayder yaylasındayım.10 Tl Acıktım vakit öğlen . Bi yemek yiyorum ki ,mercimek çorbası ,alabalık –sanırım tereyağında pişirmişler – ve salata 9 TL .mükemmmel yemek .Yaylada çadır kurma zorlaşmış.Taa üst tarafa atmışlar çadırlı kampcıları.Şimdi taa oraya kadar çıkamam deyip yürümeye başlıyorum yokuş aşağı.Az sonra gelen minibüs Pazar’a kadar götürüyor.9 TL Pazar’dan Rize’ye geçiyorum ve ardından Metro turizm ile Rize – Ankara (50 TL ) ,Ankara – Denizli Pamukkale turizm 35 Tl. Dokuzuncu gün olmuş ve ben tam dinlenmeden yollardayım ama evimdeyim.Kendi başıma Transkaçkar yaptım.Seneye zirve inşallah.
Sırada ne var acaba? Antalya’dan Isparta Yalvaç’a olan Saint Paul yolu olabilir ya da Fethiye’den Antalya’ya Likya yolu .Hayırlısı bakalım…


Haziran 22, 2010

MAYBAL

Blogda genelde gezilerimi , yaptıklarımı anlatıyorum ya ,bu defa da yediklerimi anlatayım istedim.
Birincisi Maybal .Maybal,Muğla arı yetiştiricileri Birliğinin üretimi olan bir bal markası.Kısaca üreci birliği ürünü.Bu kadar zamandır gerek pazarlardan gerekse çeşitli markalara ait o kadar bal yedim ama böyle güzelini yemedim.İnsanın genzini yakan özgün çok güzel bir ürün.Kesinlikle tavsiye ederim.Denizli'de birkaç süpermarkette bulmuştum daha önce inşallah hala vardır.Siz de rastlarsanız kaçırmayın,derim.
İkincisi de evde yapılan işlerle ilgili.Bir adet enişte köyden bi sürü erik getirmiş,kırmızı,ergin hafif mayhoş güzel bişey.bana da zorla verdiler 5 kg kadar.Ye ye nereye kadar.Birazını da bi komşuya verdikten sonra kalanını pişireyim dedim.ya marmelat olur ya da reçel.Biraz su ilave edip hafi ateşte pişsin diye bıraktım.İçeride de Brezilya'nın maçı var.maç bitti,biraz da film seyrettikten sonra artık yatayım,dedim.Mutfağa bi girdim ki o da ne? Erik tenceresi taşmış,fırın üstü taşanlarla dolmuş,yere kadar ulaşan döküntüler ve ocağın üstü yanları heryer pembe bir renk almış.Tamam dedim kadınlar neden sütü taşırır şimdi anladım.Elindeki işe gereken dikkati göstermezsen olacağı budur.Elimde bir kavanoz dolduracak kadar marmelat mı ne idüğü belirsiz bişey kaldı.bakalım nolcek.Sulandırıp sulandırıp yerim ben onu.


Taşma demişken son birşey,traktörüne mazot doldurmakta olan kardeşim,hemen arka taraftaki hangarda bişey yapıp geleyim diyor.Gidince yapacağı şeye takılıyor ve evin önüne gelince bakıyor ki mazot dolmuş,taşmış heryer çevre felaketi halinde.Garibim hala 400 liralık akıp giden mazota üzülüyor.Siz siz olun elinizdeki işe odaklanın ve sabredin...

Mayıs 29, 2010

Neler öğrendim?



Resmin konuyla ilgisi yoktur.sadece görsellik olsun diye koydum.Denizli horozu
Eylül 2009'da Bodrum Yalıkavak'ta yapacak bi iş yoktu,tüm zamanımı emekli hayatı şeklinde ve kira evinde geçirmek için erken olduğuna karar vererek geri döndüm.
Yapılacak iş ararken arkadaşlarım işimi buldular.Özel bir lisede Coğrafya öğretmenliği.Başladım ve kısa sürede öğrendim devlet okulu nedir,özel okul nedir?
Ne kadar şikayet etsek te devlet okulları daha öğretmen ağırlıklı okullar hala.Okul devletin.Bizler de onun memurları, öğretim işiyle görevli olan.Neticede okulları kendimizin gibi görüyorduk,sanki bizim malımızdı.
Özel okulda çalışınca anlıyorsun ki,orada patron öğrenci.''Babam parayı veriyor, nasıl olsa bana hizmet edecekler'' diye düşünüyor.Binaya,öğretmenlere,memurlara o gözle bakıyor.Bakış açısı böyle olunca öğretmenin de davranışları değişiyor,öğrencilerle iyi geçineyim,fazla kavga ortamı olmasın diye bakılıyor.Öğrenciler haylazlıkta sınır tanımıyorlar.Sadece öğretmeni severse belki biraz ders dinliyor,uslu duruyor.Neticede yarattığı stres nedeniyle yolları ayırmak zorunda kaldım.
2.dönem başında bu defa bir kpss kursunda ders varmış,gel dediler.Gittim.Çocuklar üniversiteyi bitirmişler,çalışacak bir iş yok ya da varsa bile memnun değiller.Devlet'e kapağı atayım,bir yerde memurluk olsun da her ay maaşımı alır,idare olur giderim düşüncesindeler.Hadi onların yıllar önce gördüğü ders konularına bir daha dön.KPSS'de çıkan sorulara göre konu anlat,derken dönem bitti.yeni açılan dönemde ben yaz tatili yapacağım deyince ben de hoşçakal demek durumunda kaldım.
Bu ülkede hayat gerçekten kolay değil.Bir gün bir güne bir yıl bir yıla uymuyor.Geçen yıl bu zamanlar Bodrum'da deniz,güneş kum derken bu yıl nasıl ve nerede tatil yapacağım diye düşünmekteyim.Seneye hayırlısı,bakalım.

Nisan 10, 2010

Balaji ve Tamara


Hospitalityclub.org adında bir site var.Açılımı misafirperverlik kulübü.Ben de üyeyim doğal olarak.misafirperveriz ya.Evvelki yıl ilk defa Tacikistan'dan Tahir ve Anastasia adında iki genç geldi.Kalmak istediler.Geldiler,Pamukkale'yi gezdiler ve Antalya'ya devam ettiler.Neşeli gençlerdi.
Bu yıl da yaşlı bir Hintli karı-koca.Balaji ve Tamara.Adam elektrik mühendisi.emekli olmuş,işi gücü gidilecek yer planlayıp bu site aracılığıyla kalınacak misafirperver insanları bulmak.Neşeli,eğlenceli iyi bir Hintli.
Eşi tamara bir Jinekoloji uzmanı doktor.O da emekli.Kocasının peşine takılmış,birer sırt çantası.Japonya,Meksika,Fas ve daha bir sürü ülke.
İki mühendis oğulları var ABD'de çalışan.erkek 9 kardeş,Tamara ise 4.Kendileri ise sadece 2 çocuk sahibi.
Geldiler,Afrodisis'a ve Pamukkale'ye gittik.Dolaştık.Denizli'nin altyapı nedeniyle delik deşik sokaklarında yürüdük.
Rodos'tan başlayıp Yunanistan,Hırvatistan,Slovenya,İtalya,çek cumhuriyeti,Slovakya gibi uzun bir tur planlamışlar.3 ay sürecek uzun bir gezi.İki sırt çantalı emekli.Dün gittiler arkalarında hoş bir seda bırakarak.
korkarım bu misafirperverlikle benim ev yolgeçen Hanı'na dönecek sonunda.Evi Tekke mi yapsam ne?

Mart 08, 2010

LAODİKYA


Laodikya'da aşk evi

Laodikya gezisini sonunda yaptık.
Grup çok küçüktü.Sadece ben ve enişte.Denizli'de Özel idare işhanının karşısından ( eski öğretmenevi önü ) kalkan 7/1 numaralı otobüslerle her çeyrek geçe veya kaleiçinin altından Goncalı minibüsleri ile gidebilirsiniz.Başka bir yol pamukkale ve Akköy minibüsleri ile gidip yolda inerseniz Goncalı yolunda 1 km sonra giriş kapısındasınız.Kişi başı 5 tl giriş ücreti var.
Laodikya eski Denizli demek.Tarihi 2200 yıl öncesine gidiyor.Bir tepe üzerine kurulmuş ve B.Menderes ovasına hakim bir noktada ve önemli bir merkez.Herşeyden önce bir kavşak noktasında.Hierapolis'e ( Pamukkale) yakın,Aphrodisias'a ( Karacasu ) giden yollar ile Colossai ( Honaz ) giden yollar buradan geçiyor.Dokuma ve tarım ürünleri ticareti yapılan,zengin, bankerlerin olduğu,Hristiyanlığın Anadolu'daki 7 büyük kilisesinden birine sahip bir antik kent.İncil'de de öyküleri yer alan bir kent.
Denizli Belediyesi ve Pamukkale Üniversitesi destekli kazı çalışmaları yapılıyor.Görebildiğimiz çok büyük bir bölümünün hala toprak altında olduğu.Esat Sivri ( Denizli Basma boya şirketinin sahibi ) olaya dikkat çeken bir isim olmuş.
Tarihte 9 büyük deprem geçirmiş,bunların bazılarında yeniden imar edilmiş ama sonunda tamamen terk edilerek şimdiki Kaleiçi dolaylarına ve Karcı eteklerindeki Hisar köyü çevrelerine taşınılmış.Uzaktan getirilen suların dağıtım merkezindeki su borularını görmek mümkün.
Ortada olanlar;Suriye kapısı (Doğu yönündeki giriş ),Suriye caddesi denilen kentin ana caddesi,Agora ve çevresindeki yapılar,merkezdeki aşkevi (aşk önemli birşey ki kentin tam ortasında yer almış ),iki tiyatro ve bir stadyum.
Tur otobüsleri ile yabancı turistler görmeye geliyorlar.Bence bir gün siz de gidin...

Suriye Caddesi

Şubat 27, 2010

Kaklık Mağarası , Karahayıt Şelalesi




Haftasonları benim için sadece Cumartesi demek artık.İş nedeniyle oluşan bu durum beni haftasonları aktivite yapmak için sadece 1 günlük hareket ile sınırladı.
Ne yapalım derken,yürüyüşlere başladık.
Önce eniştenin köyünden (Çal , Belevi ) Kaklık'a kadar ben,enişte ve eniştenin eniştesi 3 kişi olarak 3 kişi yürüdük.
Sabah erkenden Çal minibüsleri ile köyün yol ayrımına vardık.Buradan yaklaşık 3 km yürüdükten sonra ''Ayı Mehmet '' lakaplı eski muhtar,eski Belediye başkanı olan ve gruptakilerin akrabası olan kişi bizi yoldan alıp 1 km sonra kasabaya bıraktı.3-4 satıcının oluşturduğu bir pazar vardı.Kahvede köylülerle sohbet edip çayları da içtikten sonra başladık yürümeye.Sağa sola baka baka traverten ocaklarına geldik.Dağı taşı delip traverten denilen bir çeşit tam mermerleşmemiş taş çıkarıyorlar.İşleyip ihraç ediyorlar.Bir sürü işletme var.
Kaklık Çimento fabrikası , tam biz arkasındaki yoldan geçerek düze çıkacaz derken kötü bir dumanı üstümüze salıverdi.İnsanın böyle anlarda greenpeace üyesi olup hemeneyleme geçesi geliyor.Neyse ağzımızı burnumuzu kapayıp çıktık.
Öğle yemeği yiyeceğimiz Kaklık Mağarasına vardık.Hava rüzgarlıydı.mağarayı gezdik.Bahçedeki havuzda Su kaplumbağası ailesini izledik,onlara yiyecek verdik.Yürüyüş enişte için erken bitti.Ayağını vuran bot onu bitirmişti.Biz de Kaklık kavşağına kadar yürüyüp ilk etkinliği dönüş minibüsü ile tamamladık.
Bir sonraki hafta grup büyümüştü.Ben,enişte ve onun iki eniştesi.Böylece 4 kişilik bir grup olduk.Plana göre Karahayıt gezisi yapılacaktı.Karahayıt minibüsleri ile vardıktan sonra 2 km kadar yokuş tırmanarak Uzunpınar yolunda soldaki bir çeşmeyi geçtikten sonra sağa saparak yaklaşık 5-600 m sonra su sesini duyduk.Yamaçtan aşağı inerek Karahayıt Şelalesine ulaştık.Fotoğraflar çekip düştüğü kısımda yemekleri yedik.Sanırım yemek olayı giderek abartılıyor.Tekrar yukarı çıkıp yola vardıktan sonra yokuş aşağı Karahayıt'a indik.Bir köy turu ve Kırmızısu (Karahayıt'ın sembolü;yeraltından çıkan sıcak su kırmızı bir renkte traverten oluşturmuş,sonra düzenleme yapalım derken bozmuşlar.Gene ortada birşey var ama bilen için eskisi artık yok.Neyse son 3 km yokuş aşağı Akköy kasabasına varıp minibüse kendimizi atmamızla tamamlandı.
Aslında bu haftasonu için de LAODİKYA antik kentine bir yürüyüş planlamıştım ama son anda iptal ettim.Hafta içi yeni evime taşındığım için evle ilgili acil işler var ve önce onları yapmalıyım.Yeni geziler bizi bekliyor...

Ocak 28, 2010

Bir Fakir olmak şu dünya'da


Hindistan'da sokakta yaşamını sürdüren bir Hint Fakiri yukarıda gördüğünüz.Bi insan dünya malından elini eteğini çekiyor,aile, çoluk çocuk işlerinden sorumluluklarından uzaklaşıyor ve doğru dürüst uyuyabileceği bir yer olmadan sokakta yaşayabiliyor.Ne bir banyo imkanı var,ne de düzenli yemek.Biz Türklerin doğuştan belli görev ve sorumluluklarla, beklentilerle dolu yaşamlarını düşününce ne kadar uzak bir yaşam biçimi değil mi? (Bizde kızlar evlilik için yetiştirilirler,erkekler ise meslek sahibi olup evi geçindirmek için...)
Hindistan inanılmaz bir dünya.Bu fakir daha hiçbirşey değil.Bir gün Haridvar'a giden trende çırılçıplak bir genç görmüştüm.Vagonun köşesinde iki büklüm olmuş,altından bi şeyler kaçıran ve adeta doğadan koparılıp getirilmiş bir hayvan gibi.(hayvan burada aşağılamak için kullanılmamıştır) şaşırtıcı,üzücü ve insanın kendini sorgulamasına sebep olan görünümlerdi doğrusu.İnsan nedir,nerede ve nasıl yaşar? sorularını sormaya,hayatı sorgulamaya neden olan durumlardı.
Şimdi Türkiye'de kadınların isteklerini düşününce, (şöyle bir ev isterim,arabamız şu marka olsun,tatile şu otele gidelim,evin mobilyalarını .........'dan isterim gibi) Biz neredeyiz, onlar nerede diye düşünmeden edemiyorum.

Aralık 03, 2009

BİG LEBOWSKİ VE DİĞERLERİ


MERHABA
Bu yıl çalışma isteği oluşunca bi okul buldum ve başladım .Ancak okul öylesine doldurdu ki zamanımı yazı yazmaya değil iki yanımı görmeye vaktim kalmadı.Neyse gelelim günümüze.
Bayram geldi ve geçti.Sonbahar geldi ve geçti.Küçük oğlan geldi gitti.Ben ne yaptım?Dinlendim.Denizli fotoğraf topluluğunun toplantılarına katıldım.Her fotoğraf üzerine tartışmalarını izledim.Bir pazar günü kendi başıma Hisar köyüne gidip (dolmuşla),köyde gözleme,çay,İsrail deresine yürüyüş derken dönüp geldim.
Coen Kardeşleri keşfettim.Coen kardeşler adından da anlaşılacağı gibi 2 yahudi.Sinemaya farklı bir bakış açısı getirmişler.Bir film başladıktan sonra diğer amerikan filmlerinde olduğu gibi gitmiyor olaylar.Bakıyorsunuz hiç olmayacak bir yerde sonlanmış.Big Lebowski,Orada olmayan adam,aramızda casus var,filmlerinden bazıları.Bunları izledim ve çok beğendim.Bir de 'yaşlılara yer yok 'var ama o yok elimde.Tavsiye ederim bulabildiklerinizi izleyin.
Bir de Soner Yalçın'ın '' Bu dinciler o Müslümanlara benzemiyor'' adlı kitabına başladım ama daha bitmedi.
Başka başka,ev aldım,2 vakte kadar taşınacağım...Başka da haber yok.Taaa sömestr tatilinde yazarım gari.Hadi baş baş...

Ekim 05, 2009

Başkarcı-Ornaz Vadisi




Hafta sonu trekking'deydim.Başkarcı kasabasındaki Ornaz vadisi çok güzel bir rota'ya sahip.Facebook'tan bulduğum Dendosk adlı (Denizli Doğa sporları kulübü) grupla beraber Çıktık.Yaklaşık 5 km kadar bir yol ama patika olduğundan yürüme yoruyor.Yine de tepedeki yayla'da yaptığımız kahvaltı-öğle yemeği (Brunch) güzeldi.Sarmalar,yufkalar,çaylar derken üstüne alıç,taze ceviz yiyerek hoş bir gün geçirdik.

Eylül 30, 2009



Bafa Gölü güzel bir yer ama heryer insanla güzelleşiyor.Alın size Bafa'dan insan manzaraları

Eylül 24, 2009

BAFA GÖLÜ



Yıllardır Didim Akbük'e gider gelirim.Zaman zaman Bodrum'a giderken de Bafa gölünün yanından geçerim.Bafa Gölü kıyıları ve Bafa gölü -Heraklia antik kenti- ile ilgili o kadar çok övgü duydum ki dayanamayıp sonunda gezmeyi başardım.Kendimi tebrik ederim.
Heraklia Antik çağlarda Ege Denizinin kıyılarında bulunan bir kent.Yakınında bulunan kaya içlerine oyulmuş mağaralarda 3-4.000 yıl eskiye giden duvar resimleri de bulunuyor.Burası zamanla Körfezin önünün aluvyonlarla kapanması sonucu denizden kopmuş ve bir göl halini almış.
Bugün bu antik eserlerin üzerinde bir köy var.Kapıkırı.Şehir meclisi'nin olduğu yerde bir ev,ahır,eşekler bulunuyor.Yıllar önce bir Alman buraları gezip,fotoğraflayıp kitaplaştırmış ama Türkçesi yıllar sonra yayınlanmış.
Gölkaya köyünde yılanbalığı yiyip tepeye çıkan su borusunı izleyen bir patika ile Manastır'a ulaşabilirsiniz.
Heraklia,Gölkaya,Bafa Gölü,mutlaka gezin.Tavsiye ederim.

Ağustos 27, 2009

Bir aşk hikayesi


Onları ilk tanıdığımda 1987 yılının Eylül ayı idi.Lisenin Ağaçlıklı, koyu gölgeli bahçesinde,havuzun kenarında öğretmenler olarak toplanmış,birbirimizi tanımaya çalışıyorduk.Bizler bir grup 5-6 yıllık öğretmenler olarak değişik yerlerden gelmiş,nisbeten kıdemli coğrafya,ingilizce,Tarih vb.öğretmenleriydik.Aramızda gençler de vardı.Öğretmenliklerinin ilk yılı idi.Nasıl oldu da ilk yılda buraya geldiler sorusu konuştukça cevabını buldu.Milli eğitimin öğretmenlik sınavında en yüksek puan alan öğretmenlerdi ve Fen Lisesinde çalışmayı hakediyorlardı.
Fikriye Edebiyat öğretmeniydi.Bıcır bıcır,dinamik ve bilinçli bir öğretmen.Ana- babası Afyon tarafından kalkıp İzmir'e yerleşmiş,orada ev düzen kurmuşlar.İzmirli bir genç kız.Esmer,güzel konuşan,sık sık gülen ,akıllı bir genç insan.
Abdülgaffar ise tamamen farklı bir genç adam.İri yarı denecek vücudu ile ilk görüşte kaba izlenimi verebilecek biri ama konuşmaya gülerek başlaması ile ondaki inceliği,iyi kalpliliği,bilgi birikimini görmemek mümkün değil.Hatay'ın bir ilçesinden.sanırım aslen Arap,ya da Türkmen bilemiyorum.Ama güney insanı neticede.İzmir nereee,Hatay nere.Fikriye'den ne kadar da farklı biri.
Dersler başlayıp ilerledikçe öğretmenler arasındaki arkadaşlıklar da ilerledi.Fikriye ve Abdül sürekli bahçede birlikte oturuyorlar, konuşuyorlar,birlikte yürüyorlardı.Sanırım ilk yıl her ikisi de okulun yatakhanesinde kalıyorlardı.Bu nedenle sürekli birlikte olmalarını anlamak okul arkadaşı olarak görmemize sebep oluyordu.Yılın ortalarında aralarındaki aşk ortaya çıktı.Artık öğretmenevi bahçesinde,Gaziantep pasajlarında sürekli birlikteydiler.Nişanlandıklarını ve evleneceklerini okullar tatil olurken öğrendik.Birbirlerine pek yakışan iki kumru gibiydiler.Yaz sonu düğünlerine gittik Hatay'a. Yemek yedik,güldük eğlendik.
Fikriye ve Abdül'den oluşan yeni aile yakınımızda küçük bir ev tutmuş ve yerleşmişlerdi.Fatma hep Abdül derdi eşine.Ev küçük olunca eşyaların azlığı da fazla göze batmıyordu.Aileler pek varlıklı değildi.Gençler elde avuçta olanla,borç harç içinde temel eşyaları almışlar,hatta pencerelere perde alamadık,gazete kapladık, deyip gülüyorlardı.Ev yavaş yavaş yuva haline gelecekti.
Birgün duyduk ki Abdül'lere hırsız girmiş..Bunlar gece uyurlarken evlerine hırsız girmiş,yatağın başucundaki Abdül'ün pantolonundan paraları almış,evi araya araya ne bulduysa işine geleni alıp çıkmıştı.Başa gelene bak.
Yıl onlar için zor geçmeye başlamıştı.Okul idaresi siyasi görüşlerinden dolayı gençlerin peşine düşmüştü.Ne okuyorlar,okutuyorlar,sınıfta öğrencilere ne demişler,ne ödev vermişler,dolaplarında hangi kitaplar varmış derken bunalttılar.Sarı zarfın biri gidiyor biri geliyordu.(Sarı zarf soruşturma içeren yazıların gidip geldiği zarflardır ki içinde ne olduğu açılmadan bilinir.)Yıl sonu geldiğinde onlar da artık bu okulda çalışmanın zorluğu ve doğabilecek sonuçlar konusunda iyice düşünüp taşınmışlar ki bir sonraki yıl için yeni işlerine başvurmuşlar.Abdül Üniversite'ye ingilizce okutmanı olarak geçti.Bundan sonra onu artık üniversite'de görebilirdik.Yurtdışı eğitimleri,Başka bir şehirdeki seminerler derken o bir üniversite hocası oldu gitti.
Fikriye de yeni açılan bir dershaneye öğretmen olarak başladı.Onun da adı dersanecilikte büyüdü gitti.Aile bu zorluklara rağmen gayet mutlu günlerini geçiriyordu.Giderek gelirleri artmış,özel derslerden elde edilen kazançlar derken ev almışlar,eşya almışlar ,araba almışlar halleri vakitleri epeyce iyileşmişti.Hırslı kızdı Fikriye.
Her ailede beklenen olmuş ve ana-baba olmuşlardı.Efe, babası gibi topluca,şirin bir bebek olarak aileye mutluluk katmıştı.çok mutlulardı çooook.
Biz 1994'de oradan tayin olduktan sonra öğrendik Fikriye'nin hastalığını.Fikriye kanserdi.sanırım epeyce de ilerlemiş.Yapılan tedaviler sonuç vermedi ve genç yaşta Fikriye'yi kaybetik.Aşkla doğan bir aile bozulmuştu.
Bazen düşünüyorum da bu Dünya'da neden sorusunu sormamak gerek diyorum.Benim yaşadıklarım neden dedin mi,kafa iyi kötü her sebebi kafaya üşüştürüyor.Sonra kafa, dumanlanmaya,takıntılar oluşturmaya başlıyor.Nedeni yok.Geçmişi önümüze gelecek olarak koymamak gerek.Nedense neden,oldu bitti.Yeni güne bakmak lazım.
Abdül'e de Allah sabır verdi.Çocuğunu büyüttü.sanırım evlenmedi bir daha.Bilemiyorum,çünkü uzun zamandır görmedim.Görmesem de kalbimdeki bir dostum.Önemli olan bu galiba.Kalplerde kalabilmek.

Ağustos 04, 2009

53 Yıllık Evlilik


53 YILLIK EVLİLİK NE DEMEK?
Sabah herzamanki gibi 9'da kalktım.Kahvaltının ardından yürüyerek sahile vardığımda herzaman denize girip altında kitap okuduğum ağaç altının bulunduğu ve benimmiş gibi benimsediğim alan kapatılmıştı.Birkaç gündür gençler windsurf şampiyonası yapacağız diye sahilin bir kısmı bizlere kapatılmış, buraya sporcular malzemelerini yerleştirmişlerdi.Biraz daha yürüyüp güzel bir sahil ve gölgeli ağaçlıklı bir kısım buldum.Herkes benim gibi erkenci olmadığından boş şezlong bulmak sorun olmadı.Yan tarafta yaşlıca bir erkek ile simsiyah bir kadın şezlonglarında uzanıyorlardı.Biraz sonra kadın ayağa kalktı.Simsiyah olmuş, adeta marsık gibi bir kadın.Kısa boylu topluca ama o kadar güzel gülen gözleri var ki canlılık fışkırıyor.Merhaba dedikten sonra kısa bir hasbıhal ettik.
Daha sonra kadın ayakta iken kocasına doğru elini uzattı ve onun koluna girip sahile kadar götürdü.Kadının diğer elinde de makarna tabir edilen ve süngerden yapılma suya batmamayı sağlayan malzeme verdı.Elinden tutarak denize götürdüğü adamın koltuk altlarından geçirdiği makarnanın uçlarından tutup adamı 50-60 cm lik denizde bir ileri birgeri götürerek yüzdürdü.Yeterince denizde kaldığına kanaat getirdikten sonra yine adamın elinden tutup yavaş yavaş dinlendikleri şezlonga geldiler.
Bir süre sonra konuştukça onları daha iyi tanıdım ve tanıdıkça gözümde insanlıkları büyüdü.Kadın Selanik göçmeni bir ailenin kızı idi.Anne baba uzun yıllar önce İstanbulun bir ilçesine gelip yerleşmişler.İstanbul'un bomboş olduğu yıllar tabii.
Türkiye Cumhuriyetini sizin Selanikliler kurmuş, dedim.ATATÜRK ve çoğu subay Selanikli imiş.
Evet, dedi.Öyledir sanırım.Türkiye'ye geldikten sonra doğduğundan fazla derinlemesine bilmiyordu.Eşi SSK'dan emekli olmuş ama aileden zenginlerdi sanırım.Kadın İstanbul dışında Anadolu'da sadece Ankara'yı ve eşinin memleketi Kayseri'yi görmüş.O da 1-2 günlük ama sahillerde gezmedikleri yer kalmamış.Yıllar içinde çocukları olmuş,büyümüşler,onları torunlar izlemiş.
Son yıllarda erkekte demans denilen bunama belirtileri görülmüş.hareket etmede zorluklar yaşamaya başlamış.Ben bir sonraki gün gördüğümde adam -Sebahattin abi adı -elinde 2 plastik bardakla eşine ve kendine içecek götürüyordu.Demekki zaman zaman hareket etmekte sorun yaşıyordu , her şeye rağmen ben hala iyiyim ve yapabiliyorum demek istercesine .Yaş 80 olmuş .Normal belki de.
Kadın gülen gözleriyle:çok iyi bir insandır diyordu ,eşi için.Bir çocuk gibi gülerek onu suya sokuyor,hiç yüksünmeden getirip götürüyordu.Biz bakacağız birbirimize diyordu.Yoksa kim bakacak?
İnşallah seneye de burada görüşürüz, dedim onlara.Nasip,bakalım sağlığımız elverecek mi ? Dedi kadın. Yakın zamanda içinde bir çekilme hissetmiş.Hastaneye kaldırmışlar.Tahliller derken sonunda anlaşılmış.Mağnezyum -tuz- o kadar aşağı seviyedeymiş ki neredeyse ölüme bir adım kalmış.Allah korumuş.
Günümüzün kişisel çıkarlara dayalı ,en küçük meselede bitmeye hazır ve kısa süreli evlilikleri karşısında 53 yıl süren ve sadece insan olarak yanyana yürüyen ,içleri karşılıklı sevgi ve saygıyla dolu böyle insanlar da var daha.

Temmuz 30, 2009

AVUKAT


HAYAT NE GARİP
Ali İhsan aileden fakirdi.Ana babası köyde kendi halinde yaşayan, birkaç zeytin ağacı ,2 ineği olan ortalama bir Ege köylüsünden çok aşağıda bir gelire sahipti.Bu yüzden çocuklarını okutmaya da güçleri yetmemişti doğal olarak.İlkokul mezunu Ali İhsan kulaklarındaki bir sorun nedeniyle az duyuyordu ve ancak pil yardımıyla çalışan bir işitme cihazı ile duyabiliyordu.Çevrede kendisine Pilli Ali İhsan diyorlardı.Eşin dostun yardımıyla Milli Eğitime müstahdem olarak girebilmişti.Yani hizmetli.Birkaç yıl sonra da evlenip çoluk çocuğa karışmış ama içindeki okuma hevesi hiç sönmemişti.Kendi kendine düşünürken ortaokul sınavlarına girsem de ortaokul mezunu olsam nasıl olur?demeye başladı.Çalıştığı okulun müdürüne anlattı durumu.Önce yadırgandı ama Ali İhsandaki hırs hepsinin de bildiği birşeydi.Tamam deyip başvurusunu yaptılar Milli Eğitimde.Gece gündüz demedi çalıştı ve kısa sürede Ortaokul diplomasını eline aldı.
Çok mutlu oldu ama bir süre sonra kendi kendine acaba Liseyi de dışarıdan bitirebilir miyim? Diye sormaya başladı.Dur bakalım dediler bu o kadar kolay değil.Ali İhsan ise durmadı.Hemen başvurusunu yapıp kitaplarını almaya başladı.Dile kolay,öğrencilerin 3 yılda öğretmenlerden öğrenmeyle zor başardıkları bir işe soyunmuştu.Biraz zaman aldı ama azmeden insan duramaz ki.Gece demedi gündüz demedi, okul'un sobasıydı temizliğiydi derken birini bitirip birine başladı.Okul bitse bu defa inek onu bekliyordu.Yıllar geçti ama dersler de hızla azaldı ve mutlu son Lise de bitti.Herkes Aferin Pilli Ali İhsan'a diyordu.
O yaz sevinçten ne yapacağını bilemedi Pilli.Ya dedi ben bu çalışmayla Üniversite bile okurum.Bir gün bunu okulun müdür yardımcısı Necati bey'in yanında da ağzından kaçırdı.Kahkahalarla güldü Matematikçi Necati hoca.Hadi len dedi.Gel beraber girelim sınava.Bakalım nolcek.
Her ikisi de başladı çalışmaya.Necati hoca da az hırslı değildir hani.Başvurular yapıldı,üniversite hazırlık kitapları alındi ve bir yıl sınava hazırlanmakla geçti.Sınav günü geldiğinde her ikisi de içinden diğerinden geri kalmamak,elaleme rezil olmamak için dua ediyorlardı.
Ben Pilli Ali İhsan ve Necati hocayı tanıdığımda her ikisi de Muğla'da aynı okulda çalışan ve birlikte Ankara Hukuk Fakültesine sınavlara gelen arkadaşlardı.Biri okulum hizmetlisi,diğeri müdür yardımcısıydı.Ankara öğretmenevinde kalıp sınav dönemlerinde birlikte çalıştık.İkisi de sınavda başarılı olmuş ve Ankara Hukuk fakültesini kazanmışlardı.
Yıllar içinde her ikisi de zorlu Hukuk derslerini başarmak için çok gayret ettiler.Özellikle Ali İhsan kalabalık kantin ortamlarında işitme cihazını kapatır,ders notlarına gömülürdü.Zorlu bir süreçti .Ali İhsan okulda hala soba yakıyor,temizlik yapıyor,zaman zaman makam odasının kapısını kapatıp hukuk derslerine çalışan Necati hocaya çay,kahve götürüyordu.
Ben diplomamı alıp okulun yükünü sırtımdan attığımda Pilli de mezun olmuştu.O artık Hukuk fakültesi mezunu bir hizmetli idi.Gazetelere haber oldu,okula ve ilçeye övünç kaynağı.
Necati hocayı sordum,okulu bıraktı,dersanecilik yapıyor,dediler.
Yıllar sonra ben de milli eğitimden emekli oldum ve içimde Avukatlık yapma isteğim kalmamışken Pilli ALİ ihsan hem emekli olmuş hem de kendi ilçesinde bürosu olan bir Avukat idi.Zar zor bi çift kabinli pikap almış onu da kapının önünden çalmışlar.Kim çalışır,kim kazanır,kim hangi yola gider belli değil hayatta.Pili hala avukatlık yapıyor,Necati hoca ise dersane ortağı.Bense geziyorum.Yüce Rabbim bana ,Gez,dedi.

Temmuz 28, 2009

mola

YALIKAVAK'TA UZUN YAZ TATİLİNİN SONU
4 Aydan beri hayatımın en uzun tatilindeyim Yalıkavak'ta.Bu süre içinde bi ev kiralayıp,basit eşyalarla döşedim ve günlük hayatıma yeter bir düzen kurdum.Çevreyi gezdim,insanlarla tanıştım,yürüyüşler yaptım,fotoğraf çektim.Deniz mevsimi gelince de her gün denize girdim,çok uzun zamandır hiç olmadığı kadar da kitap okudum.
Bunların son üç'ü gayet güzel kitaplardı.kısaca tanıtayım;
İki Esir;romantik iki genç arasında başlayan fırtınalı ve tutkulu aşk 100.sayfada mutlu son halini alıyor ama roman da tam bu noktada esas konuya başlıyor.1.Dünya savaşının başlamasıyla Kazakistan'ın ücra bir şehrinde erkeğin 7 yıl süren esareti ve aynı sürede yalnız başına kalan genç bir kadın'ın Budapeşte'deki sivil esareti.Acaba ilk önce hangisi hayatına yeni birisini almıştır ,dersiniz?
Rus Senfonisi;Yine Rusyada geçen sürgün bir hayatın anlatıldığı mükemmel bir roman.Alman oldukları için önce Polonya'ya sürülen anne baba ve onların 2.Dünya savaşında Polonya'nın Ruslarca işgali üzerine Rusya'ya sürülen çocukları.Bu çocukların ikisi arasında doğan aşk ve komünist yönetimin kırsaldaki hallerinin anlatıldığı çok güzel bir roman. İki insanın birbirine bağlılığının boyutlarını anlatmak mümkün değil.Önceki roman sevilenin bir kalpten siliniş süreciyken bu roman sevilen için fedakarlığı ortaya koyuyor.
Peter S'nin iğfali;Değişik bir anlayış ve şaşırtıcı olaylar ile Amerikan yaşam tarzı ortaya konmuş.Erkeklerin çalıştığı bir randevuevi fikri üzerinde yürüyen roman acımasız Amerikan kapitalizmini çok güzel ifade etmiş.Yer yer erotizm varsa da ,o kadar da romanın gereksinimi halinde sunulmuş ki hiç rahatsız etmiyor.Bu da güzel bir roman.
Bütün bu romanlar Yalıkavak İskele Kafe'den alıp okuyup yerine koyduğum kitaplardan birkaçı.Bir tane de ben hediye ettim.
Neticede herşey insanla başlayıp onunla bitiyor.Ben de sosyal yönden Yalıkavak'ta sıkıldım.İnsan cennette bile olsa yalnız çekilmiyor.Bu uzun tatili bitirip Denizliye dönmeye karar verdim.Denizli'de çok güzel bir ortam mı var sanki?Hayır ama gene de akraba ortamında biraz zaman geçireyim bakalım.Bundan sonra hareketli ve renkli bir hayat geçirmek istiyorum.Sıkılıncaya kadar bir yere yerleşmek ve sıkılınca ara vermek.Olabildiği kadarıyla.Mesela Fethiye'de bir kış geçirmek veya İstanbul'da 6 ay yaşamak gibi.Göçmen kuşlar benzeri.Atalarımız göçmen ne de olsa....Yine de burası Türkiye.Hayaller ile gerçekler herzaman üstüste çakışmıyor,hayırlısı,Hadi bana müsaade.
ÖSS'de derece yapan ve Koç Hukuk düşünen Tunay Altay'ı da kutluyorum.Yolu açık olsun tüm Mustafa Kaynaklıların.

Temmuz 15, 2009

BİR ''GÜLSÜM '' HİKAYESİ

Gülsüm 17 yaşında lise 2. sınıf öğrencisi güzeller güzeli bir kızdı.Tüm okulda olduğu gibi İlçede de onu bilmeyen yoktu.Denizli'nin bu uzak ilçesinde herkes birbirini bilirdi zaten.Kim kimle evli,çoluk çocuğu kaç tane,adları ne?Bunlar sıradan herkesin bildiği şeylerdi işte.
Gülsüm'üm rüyası ise okumak,bi meslek sahibi olmaktı.Tabii birini de sevecekti ama daha zamanı vardı.belki de vardı kim bilir?
Reşit ise kasabanın zenginlerinden birinin yaramaz çocuğuydu adeta.Arkadaşları ile her haylazlığı yaparlardı.Nerede akşam oradada sabah olurdu bazen.Gençlik işte.Babası da bıkmış usanmıştı ama elden ne gelir.Evlat işte, atsan atılmaz satsan satılmaz.Oğlana git biraz akaryakıtistasyonunun başında dur,pompacılara gözkulak ol diye diye dilinde tüy bitmişti ama
oğlanın umurunda değildi.Varsa yoksa arkadaşlarıyla takılırdı.
Reşit ve arkadaşları tam da okulun dağılma saatinde gene içmeye gitmeye karar vermişler,okuldan çıkanlar arasından kornaya basa basa kalabalığı yarıp geçiyorlardı ki Reşit'in gözü Gülsüme takıldı kaldı.Bu ne kızdı böyle.Kendisi birkaç yıl evvel okulu yarım bıraktığında bu kız neredeydi acaba.Ya daha gelişip serpilmemişti ya da Reşit kördü,kimbilir.Reşit orada
kalakaldı.Kızın yüzü gözünün önünden gitmiyordu.Ne yapıp edip bu kızı alacaktı.Kızla tanışmasına da gerek yoktu.Doğrudan ailesine açtı konuyu.Dur hele dedi babası.Biz ki zengin bir aileyiz bize yakışırlar mı düşünelim.Anası da: ben de bi soruşturayım dedi.Nasılmış,huyunu tüyünü bilmeden kız mı alınırmış?Dur bakalım daha kızın okulu neyim var.Hemen coşma.
Aile bi düşünelim derken haklıydı ama Reşit kafayı takmış Gülsüm deyip başka bişey demiyordu.Artık okulun dağılma saatlerini gözler olmuştu.
Ana babası Reşitle başedemeyeceğini çok geçmeden anladı.Reşit daha çok dışarı gidiyor,içiyor,ters ters cevaplar veriyordu sorularına.Yapacak bişey kalmamıştı.Çaresiz gidip Gülsüm istenecekti.
Gülsüm'ün ana babası orta halli,kendi işinde gücünde insanlardı.Kasabada kimse onlar için kötü birşey duymamıştı şimdiye kadar.Görenek gereği aracılar haber ettiler hayırlı bi iş için evlerine misafir geleceğini.Reşit'in ailesinin ellerindeki hediyeler varlıklı olduklarını hemen belli ediyordu ama ne yapsınlardı yani.varlıklı olmak suçmuydu ki.
Hoşbeşten sonra kız istendi.Kızın babası bi düşünelim, dedi,Usulen.Kız daha küçük.Okulu var,hen sonra o ne diyecek bakalım.
Gülsüm:katiyen olmaz diye hemen bayrağı çekti.Benim yaşım kaç ki.Ben okuyacam.Öğretmen olacam.Evlenmek istemiyorum ben,diye kendi kendine konuştu durdu.Yapacak bişey yoktu.Kız istemiyordu.Zorla olacak değildi ya.
Reşit cevap gelince çıldırdı.Dar ederim bu kasabayı onlara dedi,esti gürledi.İlk öfkesi geçer geçmez de doğru arkadaşlarıyla içmeye.Ne de olsa reddedilmek kasabanın en zengini de olsa onlara da zor gelmişti besbelli.Bi daha istetti ama nafile.Gülsüm,Nuh diyor başka da bişey demiyordu.Kasaba çalkalanıyordu.Gülsüm ne dişli kızmış, diye.Hele arkadaşları Gülsüme hayran hayran bakıyorlardı.Sen tut,kasabanın en zengin ailesinin oğluna hayır de.İnsan zengin oğlunu teper mi diyen de oldu,Aferim diyen de.
O yaz Lisenin son sınıfına geçmişti.Hem de takdirname alarak.Gelecek yılın sınavı için şimdiden kitaplar almış,çalışmaya başlamıştı.Gençti bi taraftan da.Arkadaşlarıyla buluşuyor,dedikodu ediyor,arkadaşlarıyla eğlentilerden de geri kalmıyordu.
O akşam kına gecesi vardı,yukarı mahallede.Hadi dediler kızlar.Hep beraber gittiler, oynadılar,kalkıdılar.Vakit epeyce ilerlemişti.Anca varırız eve dediler.Yoksa sabaha kadar da oynarız biz.Yola çıktılar.
Eve yaklaşmışlardı ki birden bi araba önlerini kesti.Ellerinde pompalı tüfekle Reşit atladı arabadan aşağı.Sonra da arkadaşları.Kızlar anlamışlardı.Reşit Gülsüm'ü kaçıracaktı.
Bağrışmaya başlayan kızların bir kısmı çok sevdikleri Gülsüm'ün üzerine kapandılar.Kız altlarında nefes alamayacak haldeydi.Reşit durumu anladı.Bu işe girerken çok düşünmüştü,çok da içmişti.Gözü Gülsümden başkasını görmüyordu.Tek tek
kadınları tuttuğu gibi savurmaya başladılar.Nihayet Gülsüm ortaya çıktı.Tuttukları gibi arabaya atılan Gülsüm,İmdaaaat! kurtarın diye bağırıyor,kadınlar ağlaşıyorlardı.Gaza basan şoför tozu dumana kattı, gitti.Arkalarında kalan kalabalığa dönüp bakmaya fırsat bile kalmamamıştı.
Nereye gideceğiz? diye sordu arkadaşı.Orman yoluna sap! dedi,Reşit.Bu arada ipi verin de kızı bağlayalım,tepinip duruyor bu.
Ellerini bağladıktan sonra Gülsüm'ün hareket edecek hali kalmamıştı.Nihayet daha önceden bildikleri çeşme başına vardılar.
Duralım,dedi Reşit.Durdular.Kimi korkudan kimi heyecandan şaşırmış kalmışlardı.Kimi tuvaletini yapmaya gitti kimi de elini yüzünü yıkamaya. Reşit fırsat bu fırsat dedi.Siz biraz oyalanın dedi arkadaşlarına.Neden kaçırmıştı Gülsüm'ü? Evlenmek için.Madem gönüllü olmuyordu öyleyse zorla olacaktı.Gülsüm'ü soymaya başladı.Çırpınmalar bir süre sonra ağlamalara,daha sonra da yalvarmalara bıraktı.Reşit'i aklı başında değildi ki denilenleri duyabilsin.Gülsüm sustuğunda ise herşey bitmişti.
Ne genç kızlığı kalmıştı,ne telli duvaklı gelinliği ve ne de okulu,öğretmenliği.Herşey bitmişti.
Ertesi sabah ve sonraki sabah ta orman içlerinde uyandılar.Gülsüm kirlenmişti.Reşit havalarda uçuyordu.Artık benim oldun, diyordu.Arkadaşlarından biri farketti benzinin bitmek üzere olduğunu.Çaresiz asfalta çıkılacaktı.Hem daha kaç gün ormanda gezip duracaklardı ki.İstemeden de olsa herşey olmuş bitmişti.Bulıunurdu herşeyin bir çaresi.
Durdukları benzincideki çocuk tanıdı onları.Jandarma gelip haber vermişti olayı.Hemen telefon ettiler Jandarmaya ve 10 kilometre ileride çevirirdiler etraflarını.Karakola giderlerken babam ne yapar eder beni kurtarır,diye düşünüyordu Reşit.
Ağır Cezalıktı suç.Herşey ortadaydı.Denizli'nin en meşhur Avukatlarından birini tuttular hemen.Para peşin verilmiş ,çocukların bir an evvel az bir cezayla kurtulması bekleniyordu.
Evdeki hesap çarşıya uymadı.Olayda bir suça uygulanacak tüm unsurlar vardı.Gece yapılmıştı,ağırlaştı.Silah vardı,ağırlaştı.Birden çok kişi suçu birlikte işlemişti,ağırlaştı.Mahkeme heyetinde bir de kadın üye vardı ki sanıklara bakışı bile içinden geçenleri anlamaya yeter de artardı bile.Mahkemenin karar günü geldiğinde sanıkları hepsi de iki dirhem bir çekirdek
giyinmişler,başlarını yan yatırarak sessizce ayakta bekliyorlardı.
Karar açıklandığında salon derin bir sessizliğe gömüldü.Gençlerden bazıları adam mı öldürdük biz?diye bağırıyorlardı.Reşit 24 yıl hapis cezası almış,diğerleri de yardım ve yataklıktan 12'şer yıl hapis cezasına çarptırılmışlardı.
Avukatın bürosuna öfke içinde girenlere Avukat yeni bir yol öneriyordu.Benim burada yapabileceğim bu,dedi.Kararı heyet verdi.
Temyiz edeceğiz.Temyizde çocukları kurtarmanın yolu çok kuvvetli bi avukat tutmalısınız Ankara'dan.Böylece sorumluluğu Ankaradaki avukata yüklemek kolaylaşacaktı.
Aylar sonra Temyiz sonucu belli oldu.Yargıtay cezayı aynen onamıştı.Cezalar çekilecekti.Ankaradaki eski milletvekili yeni Avukat da etkili olamamıştı.Yapacak birşey kalmamıştı.Son çare,dedi Avukat:Gülsüm evlenmeyi kabul ederse ,cezalar
ertelenir.O zaman kurtulurlar.Gülsüm ise olaydan sonra Muğlaya götürülmüş ve bir akrabalarının yanına yerleştirilmişti.Kız tarafının evliliği Kabul etmediklerini söylediler.Çaresiz büroyu terkettiler.
Birkaç ay sonra bir gün Reşit ve arkadaşları büroya geldiler.Biz evlendik,dedi Reşit.Hayırlı olsun dedi,Avukat.
6 ay kadar sonraydı sanırım,Avukat bürodayken kapı çalındı.Gelen Reşit'in babasıydı.Kız boşanmak istiyormuş.Boşanma davasını siz alır mısınız diyordu...Yapılan evlilik değildi ki zaten..

Temmuz 07, 2009

OKUR


Bu yaz çok hareketli geçiyor.Yalıkavakta günler geçerken Denizli'de bir düğün oluyor, haydaa Denizliye,ardından bi mahkeme işi oluyor Denizliye, İlker ve Mehmet geliyorlar ben gene Denizli yollarındayım. Günlerim Yalıkavak'ta geçerken yapabileceğim ve en çok sevdiğim şeyi yapmaya karar verdim.Kitap okumak.Sabah, akşam, plajda, yolculukta derken epeyce kitap okudum.Bunların içinden bende iz bırakanları kısaca anlatayım da belki okumak isteyenler olur diye düşündüm.zaten yazacak yeni şey yok.
Mina Urgan kitapları;Uzun zaman oldu yazılalı ve bir çok insan da okudu ama ben yeni fırsat bulabildim.Mina hanımın Dinazor serisi iki kitabı var.Anıları ve gezileri.Her ikisi de insan hayatının nasıl güzelleştirilebileceği,renklendirilebileceği konusnda çok güzel örnekler sunan iki güzel eser.Sevdim.
Çöl;Yalıkavak Belediye İskele Kafenin kitaplığında buldum.Sayfaların kenarları sararmış, incelmiş, çevirirken çatlıyor filan.Kapağa baktım 70'li yılların birinden.Bir Avustralyalı yazarın.Okudukça içine çekti .Sindire sindire okudum ve sonuç; İnsanı derinden etkileyen ve hayatın anlamı konusunda derinlikli düşünceler oluşturan bir eser.Çok beğendim.
Zenon;Bir ortaçağ anlatısı.Batı felsefesi Tarihi adlı seri'den Ortaçağ hakkında bilgim var ama bu kitapta öyle yaşantılar,öyle insanı çarpan olaylar var ki günümüz dünyasında Din için yaşayan insanları derinden sarsacak örnekler yeralmış.Kitapta yeralan kişi ve yer isimleri okumayı zorlaştırıyor ama bütünü ile etkileyici bir kitap.Laiklik ne için gerekli anlıyor insan.Veba,büyücülük,Kilisenin gücünü anlamak için iyi bir tercih olur.
Çıplak Maya;1960 yılında yayınlahmış bu kitabı elinize aldığınızda tercüme yapıldığı yılların kelimelerini okuyup gülmeye başlıyorsunuz.Bu ne ya diyorsunuz.Anlamını bir an düşünmek gereken kelimeler bunlar.Neyse , okudukça kitap sizi eline bi alıyor ki bırakmak nee mümkün.Francis Goya adlı ispanyol ressamın insanın içine işleyen aşkını yüreğinizde hissediyorsunuz.çok güzel bi kitaptı.Tam bir aşk ve macera romanı.Etkisi çok.
Bunlar dışında da kitaplar okudum ama kimi yarım kaldı kimi de bende iz bırakmadı.Aşk romanına başladım mesela 270 sayfa okudum, sonra kitabı bırakıp yalıkavağa dönmek zorunda kaldım falan.
Herneyse,okumaya devam.Gözlerimi yorsa da çok seviyorum okumayı,Haa bu arada Vatan yazarı sevgili Selahattin Duman'ın bir yazısında sözettiği Necati İnceoğlu'nun yazdığı Siper mektupları da çok etikeliyicidir , bulursanız sakın kaçırmayın ha.Benim gibi Çanakkale aşıklarına duyurulur....

Haziran 17, 2009

DENİZ GÜNEŞ KUM, AL SANA BODRUM


Yalıkavak'ta yaz mevsimi tüm hızıyla sürüyor.Magazin dünyasının gezginlerinden denizliligezgin mayosuyla denize girerken görüldü.Elinde gazetesi veya kitabı ile sahilde uzanıp okuyan,arada denize giren gezgin kişi sabahları deniz güneş kum üçlüsü ile beraber.Akşamları ise rakı balık ikilisi ile birlikte görülüyor.Bağımsız gözlemcilerin bildirdiğine göre denizliligezgin bu durumunu sonbahara kadar sürdürecek gibi görünüyor.Yaz biter kişi gider durumu ise beklenebilecek bi gelişme.Bu arada İran'da olanlardan üzüldüğü de gözlerden kaçmadı.Kavruk bi adam olacak bu gidişle.Hayırlısı
Bu arada geçen hafta denizlideyken ilginç bişey oldu.Fen Lisesinden bi öğrencim benim adıma EKŞİSÖZLÜK'te başlık açmış.Bunlar beni deli edecek yavvv.çok duygulandım.